Yine karakısa teslim olduk. Doganın kıs mevsimine özgü o beyaz duvagına bürünmesi, seyri güzel bir manzara çıkartıyor ortaya ama… Bir de gündelik yasami çileye çevirmese, ne güzel olacak!
Kaç gündür beraberce yurdum insaninin kar manzaralarini izliyoruz televizyon ekranlarindan. Arabasi yolda kalanlar, zincirleme kaza yapanlar, aracin kontrolünü kaybedip denize uçanlar, yürümez bu araba deyip yolda kalanlar, sabahin dondurucu kar sogugunda otobüs duraklarinda beklesenler ve daha niceleri… Bir de bu isin büyüksehirden öte kismi var aslinda, hepimizin bildigi kapanan köy yollari ve çileli köylülerimiz. Hos, gurbet icat oldu olali, köylerdeki kis nüfusumuz oldukça azaldi ya neyse! Simdilerde bir de moda basladi. Yeni nesil Göreleliler, artik kisi çarsida geçiriyor, yazi ise köyünde. Çagin modasi böyle biliyorsunuz. Allah’ın karına teslim olmus o dag bası köylerde yasanır mı ki? Hani büyüklerimiz nasıl yasamıs o kadar yıl, bilinmez. Kıs dedin mi, kaçacaksın köyden, yaz dedin mi de, fındıgını toplayacaksın, harmanını yapacaksın o kadar! Sonra bir de yayla senliginde kemençe, horon buldun muydu, keyfine diyecek yok. Aslında yaylaya da çıkmaya gerek yok ki, Görele Kemençe ve Horon Festivalimiz var ya, senlik ayagımıza kadar geliyor iste... Eskidenmis o yayla falan canım. Simdi bu rahatı, konforu bırakıp da çileli nesillerin yayla hikâyelerine mi aldırıs edecegiz. En güzeli; anamızın, babamızın anlattıkları ile yetinmek. Zaten yayla dedigin eskisi gibi kerbela bir yer degil ki; elektrik var, yol var, televizyon var. Cep telefonu bile çekiyor. Yani anlayacagınız, gel keyfim gel!
Fatma Gülsen bacım yazsaydı, söyle keyifli bir yaylaya çıkıs hikâyesi, ne güzel yazardı bir bilseniz!
Yöresel sözcükleri öyle yerli yerinde, öyle keyifle okunacak kıvamda kullanırdı ki, kendinizi köy evinde, atesi harlanmıs ocagın hemen basucunda, demini almıs ıhlamurunuzu yudumluyor gibi hissederdiniz. Ne yazık ki, ben size yayla göçünü, yayla yasamını o denli içten anlatamam. Fakat yine de içimden geçenleri paylasmak ve güzel bir seyler karalamak arzusundayım.
Simdilerde yayla deyince aklınıza peynir, tereyagı ve bal geliyor degil mi? Tabiat ananın kucagında,
hiçbir kimyasalı, katkısı olmadan hazırlanmıs nefis lezzetleri hatırlıyorsunuz degil mi? Ya da ne bileyim bir tür eglence gibi görüyorsunuz! Hani büyüksehrin yakınlarındaki bir mesire yerinde piknige gider gibi bir sey. Mangalınızı yapacaksınız, kolanızı, ayranınızı ya da zıkkımınızı içeceksiniz, iki türkü söyleyeceksiniz, es-dost varsa söyle küçük bir horon halkası kuracaksınız falan. Oysa yayla deyince ben; Tahitili kızlar gibi süslenmis sıgırları ve düveleri görür gibi oluyorum önce. Nedense onların sirinligi çok cezbedici geliyor. Boyunlarına renkli renkli boncuklar takılıdır hani. Boynuzlarına süsler ve belki de çiçeklerden bir sırma asılıdır bazen. Doganın sesine kendi ahengini katan çanları vardır yine boyunlarında çogu zaman… Püsküllüsünü mü ararsınız, Masallahlısını mı, gelin gibi ince ince süslenmisini mi, hepsinden vardır içlerinde. Sonra türküler ve maniler söylene söylene gidilen bir mübarek yolculuk geliyor aklıma. Sırtında selekler, hararlar; kâh genis, kâh daracık patika yollardan giden pestamallı kadınlar düser çizdigim yayla göçü resmine. O kadınlar ki, köy yasamının bütün yükünü sırtlarında tasıyan, eli öpülesi ve bir o kadar da mübarek kadınlardır. Yüregi bir zambak kadar güzel, yüregi bir kaplan kadar cesur, yüregi bir serçe kadar yufka, yüregi bir gökkusagı kadar rengârenk ve yüregi bir yaz esintisi kadar püfür püfürdür onların. Yüregi sevdasında, sevdası yüreginde kadınlardır her biri. Maniler, türküler onlar içindir. Özlemler, hasretler ve sevdalar onlar içindir. Hele ki yayla konusukları, yayla sevdalıkları daha bir baskadır, bilesiniz. Yaylada sevdalananın kocamandır askı, coskundur yayla pınarı gibi. Tez elden tükenmez yani. Bir ömür akar durur yürekten yürege!
Eh, hazır türküden, manilerden ve sevdalıktan dem vurmusken, en iyisi bir mani eklemek olacak
suracıga:
Yayla yayla gezersin
Çiçekleri ezersin
Yaylada çiçek çoktur
Hangisine benzersin?
Tanrıların dagı Olympos ne ki? Bizim Sis Dagımız var. Hasmetli Zeus Hazretleri görseydi dumanla, sisle taçlanmıs bu yüce dagı, tasırdı bütün tanrılarını hemen. Belli ki yolu düsmemis. Görseydi eteklerinde koca düzlükler, cennetten kopup gelmis olaganüstü güzellikler, kutsal su pınarları ve nice yayla çiçekleri oldugunu; tez elden bırakırdı Olympos’u… Tanrılar otagı burası olacak derdi. Yaz kızım Afrodit derdi, Bundan sonra Sis Dagı, Zeus’un dagı biline, yamaçlarındaki o güzelim yaylalar has kullarıma cennet ola, pınarlarından ölümsüzlük ve ask iksiri aka…
Derler ki, Karadeniz insanı için hayvancılık geçim kaynagı olmaktan çıktı. Büyükbas ve küçükbas hayvan sayısı her yıl biraz daha azaldı. Elbette bu durumun ana kaynagı, tarım ve hayvancılıktan dogru dürüst gelir saglanamıyor olması. Köylü kısmının fakirlige mahkûm edilmesi! Öyle ya bunca insan durup dururken gurbet sevdasına kapılmadı ya. Herkes Alaman avrat, Istanbullu yosma sevdasına düsmedi ya. Dokuz yüz ellili, altmıslı yıllarda baslayan gurbet yolculugu her geçen gün biraz daha eritti Karadeniz cografyasını. Tabi ki, cografyasıyla birlikte gelenegini, kendine has kültürünü de… Iste ondandır ki, artık insanımız yayla senliklerini ata yadigârı bir gelenek olarak degil de, gününü gün edip eglenmek maksadıyla yapmakta. Soylu kent yasamı böyle buyuruyor, yapacak bir sey yok!
Oysa ekonomik bir faaliyetten öte, kültürel ve sosyal bir etkinliktir yayla yasamı. Insanların kalabalık
kafilelerle yüksek rakımlı yaylalara, maniler ve türküler söyleyerek, kemençe çalarak ve en önemlisi
imece ruhuyla gitmesi, gerçek bir dayanısma gösterisidir. Aynı köye, aynı kültüre ve aynı degerlere
sahip olma bilincidir. Üstelik bu göç yolculugu tam bir festivaldir. Baharı karsılama serenadı
yapılmaktadır adeta. Denizin evinden, bulutların evine misafirlige gidilmektedir. En güzel kıyafetler
giyilmistir. Gönüllere yaylanın esintisi düsmektedir. Ruhları, püfür püfür esen yayla havasının senlik
kokusu sarmıstır. Büyük senlik yakındır.
Yine bir mani ile süsleyelim bu yaylaya göç havasını ne dersiniz?
Yayla yolcagızları
Olsun sucagızları
Içirsem de kandırsam
Güzel kızcagızları
Fındık bahçelerinin bittigi yerlerde orman baslar önce. Kuslar çiçekler selam verir göç yolcularına.
Pınarlardan, derelerden geçilir. Çiy düsmüs kır karanfillerine sevgiyle dokunulur. Renk renk zambaklara gönül koyulur. Dudiyeler için sarı sarı maniler yakılır. Türkü atısmaları yapılır yol boyunca. Molalar verilir bahar havası çarptıgında. Azıklar paylasılır. Susuzluklar giderilir. Sonra, çam agaçları, mese, köknar ve kayın agaçları, kestane ve gürgen agaçları hep yol gösterir yayla kervanına. Rüzgârda hısırdayarak, insanogluna özlemini dile getirir yesil yapraklar. Her adımda biraz daha yüksekten bakılır denize. Rakım yükseldikçe muhtesem güzellikteki dogaya daha koyu, daha sıkı bir askla hayran kalınır. Dumanlı dagların coskun esintisine bırakılır yürekler. Ta ki vargit çiçekleri açıncaya kadar konuk olunur yayla düzüne.
Senlik obası kurulur, artık gün bereket günüdür.
Simdilik bir veda manisiyle noktalayalım konuyu. Sonra kaldıgımız yerden anlatmaya devam ederiz
elbet!
Yaylaya gider iken
Buldum bakır parası
Oglan gelme pesume
Yersin bıçak yarası
Aydın Kulak
(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında sakınca yoktur.)
(Not: Yerel sitelerin ve yazarlarımızın yayla kültürü üzerine yazılmıs yazılarından faydalanılmıstır.)
Bu haber 265 defa okunmuştur.